TARTIŞMA METİNLERİ 15
HAZİRAN 1999

 

 

NATO MÜDAHALESİ ÜZERİNE
Dr. Gökçen Alpkaya

 

 

GİRİŞ

Kosova sorunu nedeniyle NATO'nun Yugoslavya'ya müdahalesi, sadece siyasal ve insani açıdan değil, uluslararası hukuk açısından da tartışılması ve açıklığa kavuşturulması gereken bir dizi sorunu gündeme getirdi. Kosova'daki gelişmelerin göz ardı edilemeyecek bir "insani felaket" oluşturması ya da dünya politikası açısından can alıcı önemde olması, gerek dünyada gerekse ülkemizde kimi çevrelerde, sorunun uluslararası hukuk açısından tartışılmasının fazla anlamlı olmadığı kanısını yaratmış görünüyor.1 Meşru kabul ettiği nedenlerle genelde hukuku, özelde de uluslararası hukuku ihmal edilebilir, dahası çiğnenebilir gören bu anlayışın siyasal düzlemdeki sonuçları başlı başına bir inceleme konusu olmalıdır. Bu yazıda ise, "Kosova sorunu", esas olarak uluslararası hukuk bağlamında ele alınacaktır.

Bu amaçla, ilk olarak sorun uluslararası hukuk temelinde tanımlanacaktır: "Kosova sorunu", "Kosova krizi" olarak adlandırılan bu sorun nedir? Ikinci olarak, bu sorunun çözümü için başvurulan yollar uluslararası hukuk çerçevesinde incelenecektir: NATO müdahalesi uluslararası hukuk bağlamında ne anlama gelmektedir? Üçüncü olarak NATO müdahalesinin uluslararası hukuk düzenindeki dayanağı olduğu ileri sürülen insani müdahale kavramı ele alınacaktır. Son olarak müdahale ile bağlantılı diğer uluslararası hukuk sorunlarına değinilecektir.

I. KOSOVA SORUNU NEDİR?

"Kosova sorunu"nun başlangıç tarihi olarak hangi dönem ele alınırsa alınsın, sorun 1998'e kadar uluslararası hukuk açısından bir iç sorundur. Bunun anlamı şudur: Uluslararası hukukun mevcut kuralları çerçevesinde, Kosova, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nin bir parçasıdır. Yugoslavya, bu toprak parçası üzerinde egemenliğine bağlı ve uluslararası hukukun kendisine tanıdığı yetkileri kullanabilir.2 Dolayısıyla, 1974 Anayasasıyla özerklik verilen Kosova'nın özerkliğinin 1989'da kaldırılmış olması Yugoslavya'nın yetkileri dahilinde olduğu gibi, bundan sonra yaşanan gelişmeler de bir iç sorun niteliği taşımaktadır.

Bu dönemde yaşanan eşzamanlı gelişmeler arasında sağlıklı bir neden-sonuç ilişkisi kurmak güç görünmektedir. 1989'dan sonra, Arnavut çalışanlar yaygın bir biçimde işten çıkarılmış; Kosova ekonomisinin % 90'ını oluşturan ve "sosyal olarak korunan işletme" statüsündeki işletmelerin özelleştirilerek Sırplara ya da yabancılara satılmış; Arnavut esnaf mali polisin ağır baskısı altında alınmış; mahkemelerde, poliste, okullarda ve üniversitede Arnavut varlığına son verilmiş; Sırpça tek resmi dil olarak kabul edilmiş; Arnavut ortaöğretim kurumları kapanmıştır.

Kosovalı Arnavutlar ise 1989'dan başlayarak kararlı bir direniş tutumu benimsemişlerdir. Kosova parlamentosunun beşte dördünü oluşturan Arnavut temsilciler, 2 Temmuz 1989'da Kosova'yı Yugoslavya Federasyonu içinde ayrı bir cumhuriyet olarak kabul eden bir karar almış, 1990'da yeni bir anayasa yapmış, 22 Eylül 1991'de de bağımsız Kosova Cumhuriyeti'ni ilan etmiştir. Kosova Cumhuriyeti'nin ilanına ilişkin karar, 26-30 Eylül 1991'de yapılan referandumda, Kosova'da kayıtlı bütün seçmenlerin % 87'sinin oyuyla kabul edilmiştir.3

Kosovalı Arnavutlar, bu kararlar doğrultusunda, süreç içinde siyasal kurumları, eğitim ve sağlık sistemleri, vergilendirme, kültür ve spor faaliyetleriyle paralel bir toplum, bir "gölge devlet" oluşturmuşlardır.4 Her Kosovalının gönüllü olarak ödediği varsayılan % 3'lük bir vergiyle ayakta duran bu devletin "gölge" devlet olarak nitelenmesinin haksızlık olduğunu savunanlar da vardır.5 Öte yandan, bu devletin daha demokratik olmadığı, aksine Sırp yönetiminin ikiz kardeşi olarak nitelendiği de belirtilmelidir.6

Kosovalı Arnavutların bu dönemdeki tutumu, "pasif direniş" adına, Sırbistan ve Yugoslavya ile her türlü ilişkiyi, hatta iletişimi reddetmek, dolayısıyla Sırp demokratik muhalefetini de yalnız bırakmak olmuştur. Kosovalı Arnavutların, sorunun çözümü için uluslararası müdahaleye güvendikleri, pasif direnişin bekledikleri desteği sağlamadığını görünce silahlı mücadele seçeneğinin ağırlık kazandığı ileri sürülmektedir.7 Bu yolu seçen Kosova Kurtuluş Ordusu'nun (UÇK) ne zaman kurulduğu bilinmemekle birlikte adını 1997 sonlarında duyurmaya başlamıştır. Başlangıçta gölge devlet içinde ve Kosovalı Arnavutlar arasında fazla bir etkinliği bulunmayan bu örgüt, çatışmaların yoğunlaşması ve bir ara Kosova'nın % 40'ını denetim altına almasından sonra gölge parlamentonun da açık desteğini almıştır: Kosova parlamentosu, Temmuz 1998'de UÇK'nın silahlı mücadelesinin meşruiyetini kabul etmiştir.8

UÇK'nın şiddet eylemlerine başlaması üzerine Yugoslavya UÇK'yla mücadele gerekçesiyle Kosovalı Arnavutlara karşı yürüttüğü baskı politikasını yoğunlaştırmıştır. Yugoslavya'nın, sorunu terör sorunu olarak algılayıp, "sineklerle uğraşmak yerine bataklığı kurutmaya" karar verdiği anlaşılmaktadır. Bu konuda sağlıklı verilere ulaşmak mümkün görünmemekle birlikte, çeşitli kaynaklarda yer alan sayılar çatışmanın türü ve boyutları hakkında aşağı yukarı bir fikir vermektedir. Örneğin, Şubat-Eylül 1998 arasında, Yugoslav güçlerin Kosova'daki 1335 kasabadan 391'ine saldırdığı, bunlardan 266'sının ağır silahlarla tahrip edildiği, 217'sinin tamamen boşaltıldığı, beş yüzbine yakın kişinin yerinden edildiği belirtilmektedir.9 Bu tür önlemler, niteliği ve kapsamı itibarıyla, adi bir terör sorununda alınacak önlemler değildir. Sorunun insani hukuk kurallarının uygulanması gereken bir iç silahlı çatışmaya dönüştüğü açıktır. Uluslararası insani hukuk uyarınca, böyle bir çatışmada, her iki tarafın da asgari kurallara uyması gerekmekte, Kosova'da ise her iki tarafın da bunları ihlal ettiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Yugoslavya'nın eylemlerinin, giderek insanlığa karşı suçlara dönüştüğü, hatta soykırım suçunu oluşturduğu yolunda iddialar yaygınlaşmaya başlamıştır.

Ancak bu gelişme bile, sorunu kendiliğinden bir uluslararası sorun haline getirmeye yetmez. Bugün yeryüzünün birçok yerinde, devletlerin ve devletle bağlantılı paramiliter örgütlerin ağır ve sistematik insan hakları ihlalleri devam etmektedir. Bunun ötesinde, açık bir iç silahlı çatışmanın yaşandığı ve insani hukuk ihlallerinin gerek nitelik, gerekse nicelik açısından Kosova'daki durumu aştığı örneklerde bile, sorunun uluslararası nitelik kazanmadığı ve bir iç sorun olarak görüldüğü bilinmektedir.

O halde, Kosova sorunu nasıl olup da benzerleri arasından sıyrılarak uluslararası bir soruna dönüşmüştür? Kosova'nın uluslararası bir sorun haline getirilmesinin tamamen siyasal bir tercih olduğunu söyleyebiliriz. Bu tercihin en erken ifadelerinden birisi, ABD Temsilciler Meclisi'nin 11 Temmuz 1995'te, Kosova'daki aşırı Sırp denetimi sona ermedikçe Yugoslavya'ya uygulanan yaptırımların kaldırılmaması gerektiğine ilişkin kararıdır.10 Sorunun uluslararası örgütlerin gündemine yerleşmesi ise 1998'i bulmuştur. Bunda, ABD, Almanya, Fransa, Ingiltere, Italya ve Rusya'dan oluşan Eski Yugoslavya Için Temas Grubu'nun Kosova konusundaki aktif tutumu da etkili olmuştur. Kosova sorunu, AGIT'in yanı sıra AB ve Avrupa Konseyi'nin de gündemine girmiş, ilgili kararlarda sorunun siyasal yollarla ve Kosova'ya daha geniş bir özerklik formülü çerçevesinde çözülmesi gerektiği görüşü ağırlık kazanmıştır. Bununla birlikte, soruna uluslararası bir sorun niteliğini kazandıran, Güvenlik Konseyi'nin konuyu gündemine alması olmuştur.

Güvenlik Konseyi, bu konuda üç karar almıştır. 31 Mart 1998 tarihinde aldığı 1160 sayılı kararda,11 gerek Sırp polisinin sivillere ve barışçı göstericilere karşı aşırı güç kullanımını, gerekse UÇK'nın terörizm eylemlerini kınamış, Yugoslavya'yı diyalog yoluyla siyasi bir çözüm bulmaya, Kosovalı Arnavut liderliği de her türlü terörist eylemi mahkum ederek amaçlarını sadece barışçı eylemlerle gerçekleştirmeye davet etmiştir. Güvenlik Konseyi, aynı kararında, Kosova'da barış ve istikrarı sağlamak için, Kosova da dahil olmak üzere Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'ne her türlü silah satışını ya da sağlanmasını yasaklamıştır. Yine aynı kararda, Yugoslavya'nın, Temas Grubu'yla işbirliği içinde yapıcı bir diyaloga başlamasından, özel polis birimini çekerek güvenlik güçlerinin sivil halkı etkileyen eylemlerini sona erdirmesinden, Kosova'ya insani örgütlerin, Temas Grubu temsilcilerinin ve diğer büyükelçiliklerin girişine izin vermesinden, AGIT özel temsilcisinin misyonunu ve AGIT misyonlarının Kosova'ya dönüşünü kabul etmesinden sonra durumun gözden geçirileceği belirtilmektedir.

Güvenlik Konseyi, bu konudaki 23 Eylül 1998 tarihli ikinci kararında,12 Kosova'daki durumun kötüleşmesinin bölgede barış ve güvenliğe bir tehdit oluşturduğu saptamasını yaparak, bütün tarafları, grupları ve bireyleri derhal ateşkes yapmaya çağırmış; Yugoslavya'dan ve Kosovalı Arnavut liderlikten derhal insani durumu iyileştirecek ve insani felaketi önleyecek adımlar atmalarını istemiş; her ikisini de derhal ve önkoşulsuz olarak diyaloğa girmeye çağırmıştır.

Bu kararın ardından NATO'nun kuvvet kullanma tehdidiyle devreye girdiği bilinmektedir. NATO Genel Sekreteri, 9 Ekim 1998'de Yugoslavya'nın Güvenlik Konseyi kararlarına uymadığını, Yugoslavya soruna barışçı bir çözüm bulmak üzere somut önlem almadığı için Kosova'da insani bir felaket yaşanmakta olduğunu, Güvenlik Konseyi'nden görülebilir bir gelecekte Kosova'ya ilişkin açık bir zorlama eylemi kararı çıkmasının beklenmediğini, Kosova'daki durumun kötüleşmesinin 1199 sayılı kararda belirtildiği gibi bölgede uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturduğunu, NATO'nun Kosova'daki krizin bu özel koşullarında, kuvvet kullanma tehdidinde bulunması ve gerekirse kuvvet kullanması için meşru temeller bulunduğunu belirtmektedir.13

Güvenlik Konseyi, 24 Ekim tarihli ve 1203 sayılı son kararında,14 Kosova'da çözülmeyen durumun, bölgede barış ve güvenliğe sürekli bir tehdit oluşturduğunu saptamakta; Yugoslavya'nın NATO ve AGIT ile 1199 sayılı kararın uygulanmasını denetlemek üzere yaptığı anlaşmaları desteklediğini belirtmektedir. Kararda NATO tehdidine değinilmediği ve kararın uygulanması için NATO'ya veya devletlere herhangi bir yetki verilmediği vurgulanmalıdır.

Bundan sonraki bütün gelişmeler NATO tehdidi altında gerçekleşmiştir. Bu süreçte Yugoslavya iki kez Güvenlik Konseyi'ne başvurarak egemenliğine yönelik NATO tehdidine karşı önlem almasını istemiştir. Ilki 1 Şubat, ikincisi ise 17 Mart 1999'da yapılan bu başvurular herhangi bir sonuca ulaşmamış,15 24 Mart'ta Yugoslavya'ya NATO müdahalesi başlamıştır.

Müdahalenin başlamasının ardından, Güvenlik Konseyi, 26 Mart'ta yaptığı toplantıda, NATO müdahalesini kınayan bir karar tasarısını 3'e karşı 12 oyla reddetmiş, böylece müdahale karşısında sessiz kalmayı tercih ettiğini ortaya koymuştur.16

Müdahale bugün de devam etmektedir. NATO, müdahalenin sona erdirilmesi için, Miloseviç'in şu beş koşulu yerine getirmesi gerektiğini açıklamıştır:

1.  Kosova'da bütün askeri eylemlerin durdurulması; şiddet ve baskının derhal sona erdirilmesi;
2.  Kosova'dan asker, polis ve paramiliter güçlerini çekmesi;
3.  Kosova'da uluslararası bir askeri varlığı kabul etmesi;
4.  Bütün sığınmacıların ve yer değiştirmiş kişilerin koşulsuz ve güvenli bir biçimde geri dönmesini ve insani yardım örgütlerinin engellenmeden bunlara yardım etmesini kabul etmesi;
5.  Rambouillet anlaşmaları temelinde siyasal bir çerçeve anlaşmanın oluşturulması için çalışmaya istekli olduğuna ilişkin güvenilir güvence sağlaması.17

Dolayısıyla, başlangıçta bir iç sorun olan "Kosova sorunu", Güvenlik Konseyi'nin gündemine girerek uluslararası bir soruna dönüşmüştür. NATO'nun müdahalesi sonucunda ise tamamen farklı bir boyuta taşınmıştır.

II. NATO MÜDAHALESİ NEDİR?

Bu konuda öncelikle "müdahale" teriminin uluslararası hukukta her türlü karışmayı ifade etmek için kullanıldığını, meşru müdahaleleri de içerdiğinden değer yansıtmayan bir terim olduğunu belirtmek gerekiyor. Oysa, NATO müdahalesinin adını açıkça koymak ve niteliğini açıkça saptamak önemlidir. NATO'nun müdahalesi BM Antlaşması'nın düzenlediği kuvvet kullanma yasağının ihlali niteliğindeki bir saldırıdır.

1. NATO müdahalesi BM Antlaşması'nın ihlalidir

Bir devletin ülkesel bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı kuvvet kullanma, BM Antlaşması'nın üye devletlerin uyacağı ilkeleri düzenleyen 2. maddesinin 4. fıkrasında yasaklanmıştır. Buna göre, BM Örgütü'nün bütün üyeleri,

"... uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletler'in amaçlarıyla bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar."

Öğretide bu maddenin mutlak bir yasaklama içermediği yolunda görüşler vardır. Kimi yazarlar, yorum sınırlarının nasıl zorlanabileceğini göstermek istercesine, bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı olmayan ve BM'in amaçlarıyla bağdaşır olan kuvvet kullanma tehditleri ya da kuvvet kullanma eylemlerinin bu maddeye aykırı olmayacağını savunmaktadırlar.18

Oysa, BM Antlaşmasının ruhuna ve lafzına aykırı olan bu yorum, Uluslararası Adalet Divanı tarafından Nikaragua Davası'nda19 reddedilmiştir. ABD, bu davada, Divan yargısından kaçabilmek için, BM Antlaşması madde 2/4'ün bu konudaki yapılageliş kuralını yansıttığı, dolayısıyla BM Antlaşması dışında kuvvet kullanma yasağına ilişkin yapılageliş kurallarının artık mevcut olmadığını ileri sürmüştü.20 Divan bu iddiayı kabul etmeyerek, antlaşma hükümleri uygulanabilir nitelikte olsa da, kuvvet kullanmaya başvurmama, içişlerine karışmama, devletlerin bağımsızlığına ve ülkesel bütünlüğüne saygı gibi ilkelerin, uluslararası yapılageliş hukukunun öğeleri olarak bağlayıcılıklarını koruduklarını belirtmiştir.21 Divan'a göre, hem BM Antlaşması, hem de uluslararası yapılageliş hukuku, ortak bir temel ilkeden, uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanmayı yasaklayan ilkeden doğmakta ve kapsamları arasındaki olası farklar, konunun yapılageliş çerçevesinde değerlendirilmesine engel olacak nitelikte bulunmamaktadır.22 Divan, bu değerlendirmenin ardından, kuvvet kullanma yasağına ilişkin yapılageliş kurallarını inceleyerek, BM Genel Kurulu'nun 1970 tarihli BM Antlaşmasına Uygun Olarak Devletler Arasında Işbirliğine ve Dostça Ilişkilere Ilişkin Uluslararası Hukuk Ilkeleri Bildirisi ve 1974 tarihli Saldırının Tanımı başlıklı kararlarını ve Helsinki Sonuç Belgesi'nin "Katılan devletler arasında olduğu kadar genel uluslararası ilişkilerinde de kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanmaya başvurmama" üstlenimini, opinio juris'in yani devletlerin bu yöndeki kuralın varlığına dair inancının kanıtı olarak değerlendirmiştir.23

BM Genel Kurulu'nun 1970 tarihli BM Antlaşmasına Uygun Olarak Devletler Arasında Işbirliğine ve Dostça Ilişkilere Ilişkin Uluslararası Hukuk Ilkeleri Bildirisi,24 kuvvet kullanma yasağına ilişkin şu ilkeyi içermektedir:

"Her devletin uluslararası ilişkilerinde herhangi bir devletin ülke bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı veya Birleşmiş Milletler'in amaçlarıyla bağdaşmayan herhangi bir tarzda kuvvet kullanma tehdidinden veya kuvvet kullanmaktan kaçınma görevi vardır. Böyle bir kuvvet kullanma tehdidi veya kuvvet kullanma uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın bir ihlalini oluşturur ve bir uluslararası sorun çözme aracı olarak asla kullanılmayacaktır. (abç)
(...)
Devletlerin kuvvet kullanılmasını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma görevi vardır.
(...)
Bütün devletler, uluslararası hukukun barış ve güvenliğin korunması ile ilgili olarak genellikle kabul edilmiş ilke ve kurallarına iyi niyetle uyacaklar ve Antlaşma hükümlerine dayanan Birleşmiş Milletler Güvenlik sistemini daha etkili kılmak için çaba göstereceklerdir."

Saldırının Tanımı başlıklı Genel Kurul kararı25 ise saldırıyı şöyle tanımlamaktadır:

"Saldırı, bu Tanım'da ortaya koyulduğu şekilde, bir devlet tarafından diğer bir devletin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı veya BM Antlaşması ile bağdaşmayan diğer herhangi bir tarzda silahlı kuvvet kullanılmasıdır." (madde 1)

Bu tanım çerçevesinde, "Bir devletin silahlı kuvvetlerinin, bir başka devletin ülkesini bombardıman etmesi veya bir devletin diğer bir devletin ülkesine karşı herhangi bir şekilde silah kullanması" savaş ilan edilmiş olup olmadığına bakılmaksızın saldırı eylemi olarak nitelenir (madde 3.b). Yine, "Bir devlet tarafından BM Antlaşmasına aykırı şekilde ilk olarak silahlı kuvvet kullanılması, saldırı eyleminin prima faciae kanıtını oluşturur." (madde 2).

Madde 2/4'te düzenlenen ve bu kararlarla pekiştirilen kuvvet kullanma yasağı, BM Antlaşması'nın 2. Maddesinde sayılan diğer ilkelerle (Üye devletlerin egemen eşitliği, Antlaşma yükümlülüklerinin iyi niyete yerine getirilmesi, uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözülmesi) de desteklenmektedir. Dolayısıyla, kimilerinin ileri sürdüğü gibi bir sınırlama değil, mutlak bir yasak sözkonusudur.

Bu yasağın, BM Antlaşması'nca meşru sayılan iki istisnası vardır. Ilki, Antlaşmanın 51. maddesinde düzenlenen meşru savunma hakkıdır. Ikincisi de, uluslararası barış ve güvenliğin korunması için BM Antlaşması'nın VII. bölümünde, 42. madde ile Güvenlik Konseyi'ne verilen açık yetkidir. Buna göre, Güvenlik Konseyi, (silahlı kuvvet kullanılmasını içermeyen önlemlerin)

"... yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için, hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla, gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir."

NATO müdahalesinin her iki durum kapsamına da girmediği açıktır. NATO, bu olayda meşru savunma hakkına sahip olmadığı gibi, ortak meşru savunma kurumunun işletilmesi de söz konusu değildir. Nitekim, NATO müdahalesinden önce ya da sonra bu sav ileri sürülmemiştir. NATO müdahalesinin, Güvenlik Konseyi'nin yetkisi çerçevesinde aldığı bir karar uyarınca gerçekleştirilen bir operasyon olmadığı da açıktır. Daha önce belirtildiği gibi, Güvenlik Konseyi, Kosova'daki durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit ettiği saptamasını yapmış, ancak 42. maddeyle kendisine tanınan yetki çerçevesinde silahlı kuvvet kullanılmasını içeren herhangi bir önlem alınmasına karar vermemiştir. Bu noktada, NATO'nun da, aksine bir iddiada bulunmadığını belirtmek yerinde olacaktır.

Bütün bunların ışığında, NATO'nun Yugoslavya'ya müdahalesinin, BM Antlaşması'nın açık bir ihlalini oluşturduğu ve BM hukuku çerçevesinde bir saldırı olarak nitelenebileceği ortaya çıkmaktadır.26

2. NATO müdahalesi NATO Antlaşması'nın da ihlalidir
NATO'nun saldırısı, sadece BM Antlaşması'na değil, NATO'nun kurucu antlaşmasına da aykırılık oluşturmaktadır. 4 Nisan 1949'da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması'na27 göre,

"Taraflar, BM Antlaşması'nda ortaya konduğu üzere, ilgili olabilecekleri uluslararası anlaşmazlıkları, uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmadan çözmeyi ve uluslararası ilişkilerinde BM'nin amaçlarına aykırı olacak şekilde güç kullanımı ya da tehdidinden sakınmayı taahhüt etmektedirler." (mad.1)

Antlaşmanın devamında, taraflardan birine yönelik tehdide ya da silahlı saldırıya ilişkin hükümler bulunmakta ve ortak meşru savunma yükümlülüğü düzenlenmektedir. Kuzey Atlantik Antlaşması'nda, Yugoslavya'ya NATO saldırısını meşrulaştıran ya da bu yönde kullanılabilecek hiçbir ifade yoktur. Zaten, NATO, gerek kuvvet kullanma tehdidi sırasında, gerekse saldırıyı başlattıktan sonra, eylemini NATO Antlaşmasına dayandırmamıştır. NATO, Yugoslavya'ya tehdidini ve saldırısını, bu yazı bağlamında herhangi bir önem taşımayan yeni "stratejik konsept" çerçevesinde kendisine biçtiği role dayandırmaktadır.28 Gerek bu rol, gerekse bu rolün kurucu antlaşmada herhangi bir değişiklik yapılmadan "soft law" niteliğindeki Kuzey Atlantik Konseyi kararlarıyla benimsenmesi, hem üye devletlerin ulusal hukuku, hem de uluslararası hukuk bakımından ciddi bir tartışma konusudur.29 Bununla birlikte, kurucu antlaşmasında yapılacak bir değişiklikle NATO'ya, BM sistemi çerçevesinde uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda tek yetkili organ olarak belirlenen Güvenlik Konseyi'nin yetkilerini aşan yetkilerin verilmesi de hukuken mümkün  görünmemektedir. Çünkü, BM Antlaşması'nın 103. maddesi uyarınca, BM üyelerinin BM Antlaşması'ndan doğan yükümlülükleri ile herhangi bir uluslararası antlaşmadan doğan yükümlülüklerinin çatışması durumunda, BM Antlaşması'ndan doğan yükümlülükleri üstün gelecektir. Dolayısıyla, "NATO'nun yeni rolü" hukuken tartışmalıdır.

Tartışmalı olmayan nokta, uluslararası hukukun, NATO'nun eylemlerinin hukuksal sınırlarını çizmiş olmasıdır: "NATO hukukun izin verdiği herşeyi yapabilir, daha fazlasını değil. NATO hukuken üye devletlerden daha geniş bir özgürlüğe sahip değildir."30 Dolayısıyla, NATO'nun müdahalesi, kurucu antlaşmasına dayansa da uluslararası hukuka aykırı olacak iken, kurucu antlaşmasına bile dayanmamakta, aksine bunu bile ihlal etmektedir.

Ancak, bombardımanın sivil hedeflere yönelerek devam ettiği ve kara operasyonunun tartışıldığı şu günlerde, baskın tartışma, saldırının bu niteliği üzerinde yürütülmemektedir.31 NATO ve üye devletler zaten saldırının hukuka uygunluğunu kanıtlama gayreti içinde değillerdir. Örneğin, NATO Genel Sekreteri'nin, hava operasyonunun başladığını bildiren açıklamasında, uluslararası hukuka herhangi bir atıf yoktur. Genel Sekreter, şiddeti durdurmaları ve Kosova'da devam eden insani felaketi sona erdirmeleri gerektiğini söylemekte, "Bunu yapmamız ahlaki  (abç) bir ödevdir" demektedir.32 NATO, başından beri, müdahalenin uluslararası topluluğun hedeflerine uygun olduğunu, daha da önemlisi, "meşru" olduğunu iddia etmektedir.33 Konunun bu zeminde ele alınması, sonuç vermiştir: Bu konuda düşünenler, meşruiyeti peşinen kabul etmiş, ilgi alanlarına bağlı olarak, meşruiyeti temellendirmeye ya da müdahalenin sonuçlarını tartışmaya başlamışlardır. "Kuru hukuk"un "vicdan ve etik"le örtüşmediği yaygın olarak kabul edilmiş görünmektedir.34

Uluslararası hukukçulara gelince, bu konuda yazanlarda da benzer bir tutum görülmektedir. Bunların hemen tamamı, müdahalenin BM Antlaşması'na aykırı olduğu konusunda birleşmektedir. Ancak, bu ihlal saptaması, çoğunlukla sıkıntılı bir biçimde ve alçak bir sesle yapılmakta ve bu saptamanın hemen ardından NATO müdahalesinin meşru olduğu savunulmaktadır.35 Diğer bir deyişle, uluslararası hukukçular da sorunu meşruiyet-yasallık ikilemi çerçevesinde değerlendirmekte ve müdahalenin meşruluğunu kabul etmiş görünmektedirler.36 Bu temelde, bazıları, ihlalin istisnai olduğunu,37 bazıları ise ihlalin, uluslararası yapılageliş hukukunun yeni kuralları nedeniyle ihlal olmaktan çıktığını ya da çıkması gerektiğini38 savunmaktadırlar. Bu yolla, tartışma uluslararası hukukun yetersizliği ve yeni bir uluslararası hukuk ihtiyacı eksenine kaydırılmaktadır. Dolayısıyla, sorunu, daha geniş bir bağlamda, bu ihlalin yeni bir yapılageliş kuralının göstergesi olup olmadığı sorusu çerçevesinde tartışmakta yarar vardır.

III. YENİ BİR ULUSLARARASI HUKUK MU?

1990'ların başlarında, uluslararası ilişkilerde Sovyet blokunun çözülmesiyle gerçekleşen köklü değişikliğin uluslararası hukuk düzeninde de etkisini göstermesi beklentisi hakimdi. Özellikle BM dönemine damgasını vuran temel ilkeler olarak egemenlik, egemen eşitlik, içişlerine karışmama, kuvvet kullanmama gibi ilkelerin, Yeni Dünya Düzeni'nde "insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü" düsturu ışığında yeniden tanımlanmakta olduğu savunuluyor, "eski hukuk"un yetersizlikleri gün ışığına çıkarılıyordu.39 Bu beklentiler, "insani müdahale hakkı" ile de örtüşüyordu. 90'lı yıllarda insani müdahale hakkına sık sık gönderme yapıldı, hatta Somali ve Kuzey Irak'a yapılan müdahaleleri birer insani müdahale olarak algılamak isteyenler de çıktı. Bununla birlikte, ilk kez NATO'nun Yugoslavya'ya müdahalesi, insani müdahale kavramını bu denli öne çıkardı. Ancak, uluslararası hukukta insani müdahale hakkının bulunup bulunmadığını ya da doğmakta olup olmadığını tartışmaya geçmeden önce, vurgulanması gereken önemli bir nokta var:

Uluslararası hukuk kendine özgü niteliklere sahip olmakla birlikte bir hukuk düzenidir. Ve bu hukuk düzeninde de, tıpkı ulusal hukuklarda olduğu gibi, neyin ihlal, neyin yeni bir norm olduğunun belirlenmesi gerekir. Yugoslavya'nın başvurusu üzerine, bu belirlemeyi yapacak olan, Uluslararası Adalet Divanı'dır. Divan, herhangi bir nedenle soruna bakmaya yetkili olmadığı kararına varmazsa, esasa ilişkin incelemeyi yaparken bu soruya yanıt verecektir.40 Dolayısıyla, kısa bir süre içinde, yetkili mahkemenin vereceği karar, bu sorunu açıklığa kavuşturacak gibi görünmektedir. Dolayısıyla, bu aşamada ileri sürülen ve sürülebilecek görüşlerin, uluslararası hukuku bildirmek gibi bir işlevi olamaz. Ancak, bu bekleyiş sırasında da, gerek uluslararası hukukun mevcut normları, gerekse Uluslararası Adalet Divanı'nın içtihadı ışığında, insani müdahale kavramına ilişkin bazı sonuçlara varmaya çalışmak da anlamsız sayılmamalıdır.

1. Insani müdahale kavramına ilişkin kuramsal sorunlar

Yanıtlanması gereken temel soru şudur: Uluslararası hukukta, kuvvet kullanma tehdidini ve kuvvet kullanmayı içeren bir insani müdahale hakkı düzenlenmekte midir? Ve eğer düzenlemekte ise, insani müdahalenin, kuvvet kullanma yasağı başta gelmek üzere diğer devletlerin egemenliklerine saygı ve içişlerine karışmama ilkeleriyle ilişkisi nedir?

Bu soruya yanıt bulabilmek için önce antlaşma kökenli uluslararası hukuka bakalım. Sorun, antlaşma kökenli uluslararası hukuk açısından tartışmalı değildir. Yürürlükteki uluslararası antlaşmalardan hiçbirisi, devletlere, insani gerekçelerle de olsa, kuvvet kullanma hakkını vermemektedir. Aksine, yukarıda belirtildiği gibi, başta BM Antlaşması gelmek üzere, uluslararası antlaşmalarda uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanma tehdidinde bulunmak ya da kuvvet kullanmaya başvurmak yasaklanmıştır.

Bu nedenle sorun yapılageliş kökenli uluslararası hukukta insani müdahale hakkının bulunup bulunmadığı noktasında düğümlenmektedir. Bu noktada kuramsal bazı sorunlara değinmek gerekmektedir.

Herhangi bir yapılageliş kuralının oluşumunda iki öğenin varlığı, yani sürekli ve istikrarlı bir uygulama ve bu uygulamanın bir norm olduğu inancı zorunludur. Ancak, süreklilik ve istikrarın değişmez bir ölçütü yoktur, bu özellikle söz konusu kuralın içeriğine bağlı olarak değişir. Öte yandan, yapılagelişin manevi öğesi olarak anılan inancın niteliği de büyük önem taşımaktadır. Öğretide çoğunlukla devletlerin, yapılageliş oluşturan uygulamanın bir hukuk normundan kaynaklandığına inanmaları gerektiği belirtilmektedir. Uluslararası Adalet Divanı da bu görüşü benimsemiştir.41 Bununla birlikte, bu görüş, yapılagelişin varlığını açıklasa da, bir yapılageliş kuralının oluşumunu açıklamaya yetmemektedir. Bir yapılagelişin kural yaratabilmesi için, o kuralın daha önce var olmaması ya da o uygulamanın mevcut bir kurala aykırı olması gerekir: Yeni bir yapılageliş kuralının mevcut hukukun ihlalinden doğması istisnai bir durum değildir.42 Dolayısıyla, insani müdahale hakkı da, kuramsal olarak, kuvvet kullanma yasağı çiğnenerek, ama müdahalenin meşru olduğu inancıyla, doğabilir.

Bununla birlikte, olası bir insani müdahale hakkının uluslararası hukuk üzerindeki olası etkilerine üzerinde durmak gerekir.

Herşeyden önce, böyle bir durumda, bu yeni yapılageliş kuralı ile BM Antlaşması arasındaki ilişkinin açıklığa kavuşması gerekecektir. Antlaşma kökenli uluslararası hukuk ile yapılageliş kökenli uluslararası hukuk arasındaki ilişki kategorik bir üstünlük değerlendirmesine izin vermemektedir. Ancak, antlaşma kökenli bir normla yapılageliş kökenli bir normun çatışması halinde, antlaşma kökenli normun üstün geleceği kabul edilmektedir. Bu, antlaşma kökenli uluslararası hukukun kategorik üstünlüğünü değil, devletin kendisiyle bağlanma rızasını açıkça belirtmiş olduğu belirli bir normun üstünlüğüdür. Bu durumda, BM Antlaşması'nda düzenlendiği şekliyle kuvvet kullanma yasağının, yapılageliş kökenli insani müdahale hakkına üstün gelmesi gerektiği söylenebilir. Ancak, yeni bir yapılageliş kuralının, bir antlaşma normunu işlevsizleştirmesi de mümkündür. Desuetude olarak anılan bu durumun, uluslararası toplumun anayasası olarak kabul edilen BM Antlaşması bakımından geçerli olması, kolay görünmese de, mümkündür.

Ikinci olarak, bu yeni yapılageliş kuralının, mevcut yapılageliş kurallarıyla ilişkisinin açıklığa kavuşması gerekecektir. Çünkü, yukarıda belirtildiği gibi, BM Antlaşmasının devletlerin egemen eşitliğine, ülkesel bütünlüğüne, birbirleriyle ilişkilerinde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanmaya başvurmamalarına ve içişlerine karışmamaya ilişkin hükümlerinin, bu konudaki yapılageliş kurallarını ortadan kaldırmadığı kabul edilmektedir. Dolayısıyla, insani müdahale hakkı ile bu kurallar arasındaki ilişkinin düzenlenmesi zorunludur. Divan'ın Nikaragua Davası'nda belirttiği gibi, örneğin özdeşleştiği siyasal ve ahlaki değerler nedeniyle davası özellikle şerefli görülen bir muhalefeti desteklemek amacıyla devletlere müdahale yetkisi veren bir hakkın belirmesi, karışmama ilkesine ilişkin yapılageliş hukukunda temel bir değişikliği gerektirecektir.43

Insani müdahale hakkı bakımından böyle bir değişiklik nasıl olabilir? Insani müdahale hakkı, örneğin, kuvvet kullanma yasağının tıpkı meşru savunmada olduğu gibi, meşru bir istisnası olarak mı anlaşılacaktır? Diyelim ki, sadece devletler bakımından harekete geçirilebilen ortak meşru savunma kurumu, örneğin halklar ya da azınlıklar tarafından yapılacak bir çağrıyla da harekete geçirilebilecek midir?44 Yoksa, BM Antlaşması'nın Güvenlik Konseyi'ne tanıdığı istisnai yetkiler, yapılageliş yoluyla belirli devletlere mi tanınacaktır? Uluslararası hukuk düzeninin özellikleri nedeniyle, bu olasılıklar hukuka uygun olarak gerçekleşebilir olasılıklardır.

Bununla birlikte, uluslararası hukukun bugünkü durumunun, bu tür bir yapılageliş kuralının doğuşuna uygun olduğunu söylemek güçtür. Uluslararası Adalet Divanı'nın, Nükleer Silah Tehdidi ya da Kullanımının Hukuka Uygunluğu başlıklı danışma görüşü aslında bu sorunu farklı bir bağlamda da olsa, bir kez daha açıklığa kavuşturmuştur. Divan, 1996 tarihli bu danışma görüşünde, uluslararası hukukun bugünkü durumu ve elindeki veriler ışığında, bir devletin varlığını sürdürmesinin tehlikede olduğu meşru savunmanın olağanüstü koşullarında, nükleer silah kullanımının uluslararası hukuka uygun ya da aykırı olup olmadığı konusunda kesin bir sonuca varamadığını açıklamıştır.45 Sadece siyasal ve akademik çevrelerde değil, bizzat yargıçların kendileri tarafından da ciddi biçimde eleştirilen bu görüş, uluslararası hukukun bugünkü durumu hakkında yeterli fikir vermektedir: Egemen eşitlik, ülkesel bütünlük ve siyasal bağımsızlık ilkeleri uluslararası hukukun üstün ilkeleridir, kuvvet kullanma yasağı da bunlara bağlı olarak aynı üstünlükten yararlanmaktadır. Divan'ın, açıkça böyle adlandırmamış olsa da, bunları jus cogens niteliğindeki kurallar olarak kabul ettiği söylenebilir. Nitekim, Nikaragua Davası'nda Divan, Uluslararası Hukuk Komisyonu'nun kuvvet kullanma yasağına ilişkin Antlaşma hükmünün jus cogens niteliğinde bir uluslararası hukuk kuralı olduğu görüşüne gönderme yapmakta, ABD'nin de bu yasağı "evrensel norm", "evrensel uluslararası hukuk kuralı", "jus cogens ilkesi" olarak niteleyen yazarların görüşlerini alıntıladığına dikkat çekmektedir.46

Ama, sorun kuvvet kullanma yasağının jus cogens niteliğinde bir kural olduğunun saptanmasıyla çözülmemekte, aksine karmaşıklaşmaktadır, çünkü Divan başka bazı kararlarında, örneğin soykırım yasağını da jus cogens niteliğindeki kurallar arasında saymıştır. Dolayısıyla, sorun, jus cogens kuralları arasındaki üstünlük ilişkisinin belirlenmesine dönüşmektedir.

Bu yazının amacı kuramsal nitelikteki bu sorunlara çözüm getirmek olmadığından, uluslararası hukukun yapısında ve işlevinde köklü bir değişim yaşanmadan böyle bir hakkın yapılageliş yoluyla doğmasının mümkün görünmediğini belirtmekle yetinmek istiyorum.

Kaldı ki, insani müdahale hakkı ya da ödevi konusunda sürekli ve istikrarlı bir uygulama olduğu ve bu uygulamanın, hukuksallık inancından kaynaklandığı da ciddi biçimde kuşkuludur.

2. Uluslararası hukukta insani müdahale geleneği var mıdır?

Bu konuda öncelikle belirtmek gerekir ki, uluslararası ilişkilerde insani müdahale kavramı yeni değildir. Hatta, insani müdahaleyi savunanlar, bu ilkeyi Grotius'a kadar götürmektedir.47 "Insani kaygılar", en azından son yüzyılda gerçekleştirilen kuvvet kullanma örneklerinin birçoğunda karşılaşılan bir retoriktir. Bugün, Nazi Almanyası'nın Çekoslovakya'yı "bu ülkede yaşayan halklara özgürlük verme" gerekçesiyle işgal ettiği hatırlanmayabilir, ama ABD'nin 1945'ten beri yeryüzü ölçeğinde giriştiği müdahale ve saldırıların önemli bir bölümünde bu retoriği kullandığı herhalde unutulmamıştır.

Kuşkusuz, insani müdahalenin, retorikten öte bir boyutu olduğu da yadsınamaz. Aksine, uluslararası insan hakları hukukunun ve uluslararası insani hukukun gösterdiği gelişme bu retoriği bugün inandırıcı kılmaktadır.

Uluslararası insan hakları hukuku, 1945'ten bu yana etkileyici bir hız ve kapsamda gelişmiştir. Bugün gerek evrensel, gerekse bölgesel düzeyde sayıları yüzü aşkın sözleşme ve belki de bini aşan tavsiye kararı ve bağıtdışı birlikte işlem, uluslararası insan hakları hukukunun normatif ve kurumsal temelini oluşturmaktadır. Bu alanda çalışan uluslararası komisyon, komite ve mahkemelerin içtihatları da bu hukukun gelişimine eşsiz bir katkı sağlamıştır.48 Bu gelişmenin sonucunda, bir devletin insan hakları ihlalleri ulusal yetki alanından çıkmış ve bu ihlaller nedeniyle yapılacak karışmaların içişlerine karışma sayılmayacağı açıkça dile getirilmeye başlanmıştır. Insan hakları yükümlülüklerinin erga omnes yükümlülükler olduğu kabul edilmektedir.49 Bunlar esas olarak antlaşma kökenli hukuktan kaynaklanmakla birlikte, giderek birer yapılageliş kuralına dönüşmektedir. Bu nedenle, bu yükümlülüklerin denetim ve yaptırımı, hala esas olarak ilgili sözleşmelerin hükümleri çerçevesinde gerçekleşse de, bir devletin insan hakları ihlalleri, diğer devletlere gerek bireysel, gerek birlikte, gerekse uluslararası örgütler aracılığıyla karşılık verme hakkı doğurmaktadır. Uluslararası insani hukuka gelince, bu alanda hızlı ve kapsamlı bir gelişmeden çok eski ve köklü bir kurallaşmadan söz edilebilir. Uluslararası insani hukukun 19. yüzyıldan beri uluslararası sözleşmelerde düzenlenen bir dizi kuralının bugün birer yapılageliş kuralına dönüştüğü kabul edilmektedir. Uluslararası insani hukuk alanında da karşılıklılık ilkesi geçerlilik taşımamaktadır. Daha önce özel mahkemelerce bakılan insani hukuk ihlallerinin, Temmuz 1998'de Roma'da kabul edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ile, kurulması öngörülen sürekli mahkemenin yargı yetkisi kapsamına alınması, bu alandaki en önemli aşama olarak görülebilir. Kısacası, bu iki alandaki gelişmeler, bu retoriğe hukuksal açıdan inandırıcılık kazandırabilecek niteliktedir. Öte yandan, Sovyet blokunun çözülmesinin ardından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni'nin "insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğüne saygı" ilkesi temelinde yükseldiği iddiası da, bu retoriğin siyasal ve ideolojik temelini oluşturmaktadır.

Bütün bu gelişmeler, kimilerinin insani müdahale hakkının bir yapılageliş kuralı olması gerektiği kanısını taşımasına neden olabilmektedir.50 Bununla birlikte, bu gelişmeler, insani müdahale hakkının bir yapılageliş kuralı olduğunu gösterir mi?

Uluslararası Adalet Divanı, Nikaragua Davası'nda bu konuda şunları söylemektedir:
 
"Bir devlet tarafından yeni bir hakkın ya da ilkeye önceli olmayan bir istisnanın ileri sürülmesi, diğer devletlerce paylaşılırsa, uluslararası yapılageliş hukukunu değiştirmeye yönelebilir. Bununla birlikte, Divan, gerçekte Devletlerin davranışlarını yeni bir müdahale hakkına ya da bunu yasaklayan ilkenin yeni bir istisnasına dayandırmadıklarını saptamaktadır. ABD yetkilileri, çeşitli vesilelerle, yabancı bir devletin içişlerine karışmalarının gerekçelerini, örneğin bu ülkenin iç politikasına, ideolojisine, silahlanma düzeyine ya da dış politika yönelimine bağlayarak açıklamıştır. Ama bunlar, mevcut uluslararası hukukun kurallarının değiştirilmesinin doğrulanması değil, uluslararası politika değerlendirmelerinin açıklanmasıdır."51

Divan, bu değerlendirmenin ardından, çağdaş uluslararası hukukun, bir başka devletteki muhalefet lehine, bu tür bir müdahale genel hakkı öngörmediğini saptamaktadır. Bunun sonucunda da, karışmamaya ilişkin yapılageliş ilkesinin ihlalini oluşturan eylemlerin, uluslararası ilişkilerde dolaysız ya da dolaylı kuvvet kullanmayı içerdiğinde, bunu yasaklayan ilkenin de ihlali olacağına karar vermiştir.52

Bütün bu veriler ışığında şöyle bir sonuca varılabilir: Bir devletin insan hakları ve insani hukuk ihlalleri nedeniyle yapılan müdahaleler, içişlerine karışma sayılmadığına göre, bu tür müdahaleler kuvvet kullanma içerdiğinde, bunun ilgili devlet tarafından ileri sürülmesi ve diğer devletlerin de bu görüşe katılması durumunda, kuvvet kullanmaya dayalı müdahale hakkı yeni bir yapılageliş kuralına dönüşebilir.

Bu noktada yeniden aynı soruya dönmek gerekiyor: Uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanmayı içeren bir insani müdahale hakkı konusunda sürekli ve istikrarlı bir uygulama ve bunun bir hak olduğu inancı var mıdır?

Uluslararası uygulamada, kuvvet kullanmayı içeren insani müdahalenin sürekli ve istikrarlı bir uygulama olduğunu kanıtlayan veriler bulunmamaktadır. Sadece 1945'ten, yani insan haklarının uluslararası hukuka taşınmasından bu yana ele alsak bile, devletlerin, bu yönde sürekli ve istikrarlı bir uygulama içinde bulunmadıkları ortadadır. Yukarıda değinildiği gibi, bazı devletler retorik düzeyinde bu kavrama başvurmuş olsalar bile, saldırılarına hukuksal dayanak olarak hep farklı gerekçeler göstermişlerdir. Üstelik, diğer devletlerin bu saldırılar karşısındaki tutumları da, bu yöndeki bir süreklilik ve istikrarı yansıtmak bir yana, aksini kanıtlamaktadır.

Zaten, NATO müdahalesine kadar, insani müdahale hakkının veya ödevinin yapılageliş kuralı niteliğinde olduğunu savunanlar, bu görüşlerini olana değil, olması gerekene dayanarak temellendirmişlerdir. Insani müdahale kavramının yapıtaşları olarak görülen Somali ve Irak müdahaleleri ise, sorumluları tarafından bu hakka değil, Güvenlik Konseyi'nin 42. Madde uyarınca yetkilendirmesine dayandırılmıştır.53

NATO müdahalesinden sonra, müdahalenin insani müdahale hakkına dayandığını savunanlar ise, süreklilik ve istikrar koşullarının, NATO müdahalesinde gerçekleştiğini ileri sürmektedirler. Buna göre, NATO'ya üye 19 devlet arasında bu konuda bir görüş birliği vardır, Güvenlik Konseyi saldırıyı kınamayı 3'e karşı 12 oyla reddetmiştir, bu da BM üyelerinin çoğunluğunun müdahaleye itirazı bulunmadığını göstermiştir.54 Ama bu iddianın kabul edilmesi güç görünmektedir. NATO'nun kuvvet kullanma tehdidinde bulunmaya başladığı sırada, NATO üyesi devletlerden bazılarının, bu konuda bir Güvenlik Konseyi kararı alınmasında ısrar etmesi,55 Konsey'in on beş üyesinde üçünün NATO müdahalesini uluslararası hukuka aykırı bulması bu iddiayı ilk elde çürütmektedir. Kaldı ki, Yugoslavya'nın aleyhinde Uluslararası Adalet Divanı'na başvurduğu on devletten sadece birisi, Divan önünde, doğmakta olan insani müdahale hakkından söz etmiş,56 diğerleri ise böyle bir hakkın varlığından bile söz etmemişlerdir.57

Sonuç olarak, uluslararası yapılageliş hukukunun, ağır insan hakları ya da insani hukuk ihlalleri durumunda bile, devletlere bireysel olarak ya da birlikte kuvvet kullanma yetkisi veren bir insani müdahale hakkı içermediği ve şu aşamada doğmakta olan bir yapılageliş kuralından da söz edilemeyeceği söylenebilir. Dolayısıyla, NATO müdahalesinin meşruluğunu doğmakta olan bir hakka dayandırma çabası sonuçsuz bir çaba gibi görünmektedir.

O halde NATO müdahalesi neye dayanmaktadır? Meşru olduğu savunulan bu saldırının meşruiyet temeli nerededir? Daha önce değinildiği gibi aslında NATO'nun ve NATO üyesi devletlerin kendilerine meşruiyet temeli arama gibi bir kaygıları da bulunmamaktadır. Bu soruyu yanıtlamakta sıkıntı çekenler, kendilerini bir yandan NATO saldırısını meşrulaştırmakla görevli sayıp, diğer yandan da "insani müdahale hakkı"nın uluslararası ilişkilerde ve uluslararası hukukta yaratabileceği sorunların ve bunların somut sonuçlarının farkında olanlardır. Bu ikilem içinde olanların geliştirdiği, NATO müdahalesinin bir istisna olduğu, başka bir çarenin bulunamadığı, Kosova'daki "insani felaket" vakıasının müdahaleye hukukilik kazandırdığı gibi iddiaların herhangi bir hukuksal geçerliliği bulunmamaktadır. Zaten, NATO müdahalesinin, bu iddiaların aksine, açıkça gayrımeşru olması, sadece kuvvet kullanma yasağını ihlal etmesinden değil, ama bu iddiaların da gerçekdışı olmasından kaynaklanmaktadır. Uluslararası hukuk sadece müdahaleyle değil, müdahaleye giden yolda da çeşitli açılardan çiğnenmiştir ve müdahale sırasında da çiğnenmektedir. Belirtilen iddialar ve benzerleri aslında bu ihlalleri gizlemeye yaramaktadır.

IV.  DİĞER İHLALLER

NATO'nun Yugoslavya'ya müdahalesini gayrımeşru kılan ve aslında her biri ayrı bir inceleme konusu olması gereken diğer ihlalleri ilk elde şöyle özetlemek mümkün:

1. "Kosova sorunu" karşısında taraflara dayatılan "Kosova'ya daha geniş bir özerklik" çözümü, gerek içeriği, gerekse dayatılması ile uluslararası hukuka aykırı görünmektedir.

 "Uluslararası topluluk" bu süreç boyunca, ne statükoyu, ne de ayrılma seçeneğini kabul etmiş, sorunun çözümü için Kosova'ya daha geniş bir özerklik verilmesi gerektiğinde ısrar etmiştir.58 "Kosova'ya daha geniş bir özerklik" ne anlama gelmektedir? Kosovalı Arnavutların self-determination hakkına sahip bir halk olduğuna ilişkin ciddi savlar ileri sürülmesine karşın,59 "uluslararası topluluk"un buna yandaş olmadığı daha sürecin başında açıkça ortaya çıkmıştır: Bu özne, kendini ifade ettiği uluslararası örgüt kararlarında, Yugoslavya'nın ülkesel bütünlüğüne saygılı olduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla, Kosovalı Arnavutlar için ayrılma ve kendi devletini kurma veya bir başka devlete katılma anlamında self-determination hakkının tanınmadığı açıktır. Bununla birlikte, bu hakkın içsel boyutu, yani dilediği yönetim biçimini seçme hakkı "Kosova'ya daha geniş bir özerklik" formülüyle kabul edilmiş gibi görünmektedir. Bu formül, azınlık haklarından daha geniş, ayrılma hakkından daha dar bir ara çözüme işaret etmektedir. Self-determination hakkının kullanılmasının kabul edilmesi bir halk, bu hakkın reddedilmesi bir azınlık yarattığına60 göre, Kosovalı Arnavutlar ne bir azınlık, ne de bir halk olarak kabul edilmektedir. Bu koşullarda, "daha geniş bir özerklik"in bir ara çözüm, geçici bir formül oluşturduğu sonucuna varmak yanlış olmayacaktır. Bu, hukuksal dayanağı olmayan, siyasal bir çözümdür. Peki bu ara çözümün nihai hedefi nedir? Bunu, Kuzey Atlantik Konseyi'nin Devlet ve Hükümet Başkanlarının katılımıyla 23-24 Nisan 1999'da gerçekleştirilen Washington Zirvesi'nde yapılan açıklamadan öğreniyoruz: "Hür, açık, ekonomik olarak entegre edilmiş, demokratik bir Güneydoğu Avrupa".61 Dolayısıyla, Kosova sorununa getirilmek istenen siyasal çözümün, Kosovalı Arnavutların geleceğiyle değil, Yugoslavya'nın geleceğiyle bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Uluslararası topluluğun ya da onun adına hareket eden NATO'nun, tehdit ve kuvvet kullanma yoluyla Yugoslavya'nın geleceğini belirleme ya da yönlendirme hakkı var mıdır?

"Çözüm"ün meşruiyetten yoksun olması yanında, çözüm adına başvurulan yollar da iyi niyetten uzaktır. Yugoslavya'nın Kosovalı Arnavutların temsilcisi olarak UÇK'nın siyasi kanadıyla masaya oturmaya zorlanması bir yana, bir bütün olarak kabul etmeye zorlandığı Rambouillet tasarısındaki kimi maddeler, hiçbir egemen devletin kabul edemeyeceği yükümlülükler içermektedir.62 Yugoslavya'nın yabancı bir askeri ittifakın 28.000 kişilik gücünü topraklarına kabul etmesini zorunlu kılan tasarının Yedinci Bölümünün EK-B bölümünde şu hükümler yer almaktadır:

"6. a. NATO sivil, yönetsel, cezai bütün yargısal süreçlerden bağışıktır.
     b. NATO personeli, her koşul altında ve her zaman, sivil, yönetim, ceza ve disiplin alanlarında Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nden yargı bağışıklığına sahiptir.
 7. NATO personeli Yugoslavya Federal Cumhuriyeti yetkililerince her türlü gözaltı, soruşturma ve tutuklamadan bağışıktır.
8. NATO personeli hava sahası ve karasuları da dahil olmak üzere Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'nde ... serbest ve kısıtlanmadan geçme ve engellenmeden girme olanağına sahiptir.
11. NATO havaalanlarını, yolları, demiryollarını ve limanları ücretsiz kullanır."

Bu hükümlerin, NATO üyeleri ile Yugoslavya arasındaki savaşı sona erdiren bir barış antlaşmasının hükümleri olmadığını hatırlatmak gerekli olabilir. Yugoslavya mağlup taraf değildir, ve egemen bir devletin bu yükümlülükleri kabul etmediği için değil saldırıya uğraması, kınanması bile mümkün değildir. Üstelik Yugoslavya, NATO'nun askeri varlığına ilişkin hükümler dışında tasarının siyasi hükümlerini kabul ettiğini daha 21 Şubat'ta açıklamıştır.63 Dolayısıyla, NATO saldırısının Kosova'nın özerkliğini değil, NATO'nun Kosova'ya yerleşmesini sağlamaya yönelik olduğu ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, uluslararası hukuk çerçevesinde kalındığı sürece, bir devletin kuvvet kullanma tehdidiyle herhangi bir antlaşma yapmaya zorlanması mümkün değildir. Uluslararası hukuka göre, bir devlet üzerinde kuvvet kullanma tehdidinde bulunma ya da kuvvet kullanma, antlaşmalar bakımından mutlak bir geçersizlik nedenidir.64 Yugoslavya'nın, Rambouillet tasarısını tehdit altında imzalasa bile, ilk fırsatta anlaşmanın geçersizliğini ileri süreceği açıktır. Buna rağmen kuvvet kullanma tehdidinde bulunulması ve saldırının sona erdirilmesi koşulu olarak hala Rambouillet tasarısında diretilmesinin hiçbir makul ve meşru gerekçesi yoktur.

2.  NATO saldırısının meşruiyet temeli olarak sunulmak istenen "insani felaket"e gelince, bu sorunu müdahale öncesi ve sonrasına ilişkin olarak iki farklı açıdan ele almak gerekir.

Öncelikle, insan hakları ve insani hukuk ihlallerinin niceliğinin önem taşımadığı söylenmelidir. Bu açıdan, Kosova'daki bu tür ihlallerin, yeryüzündeki benzer çatışmalarla sayısal olarak karşılaştırılıp küçümsenmesi söz konusu değildir.

Bununla birlikte, insani felaketi durdurma adına hareket ettiğini iddia eden NATO üyesi devletlerin, bugün yeryüzünün diğer yerlerinde süregelen ihlaller karşısındaki tutumları herhalde göz önüne alınması gereken bir göstergedir. Bunun gibi, yine bu devletlerin, gelecekte bu tür ihlallerin ortaya çıkmasını önlemeyi amaçlayan insan hakları ve insani hukuk alanındaki uluslararası çabalara ne ölçüde katıldıkları da anlamlı bir gösterge olmalıdır. Bu bağlamda, örneğin ABD'nin bu alanda uluslararası düzeyde bağlanmamaya ve kendisini uluslararası organların denetimine açmamaya yönelik açık ve kararlı bir tutumu olduğu bilinmektedir. Bunun gibi, yine örneğin ABD'nin ve Türkiye'nin, soykırım, insanlığa karşı suç, insani hukuk ihlalleri ve saldırı suçlarını yargılamaya yetkili sürekli nitelikteki Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kuruluşuna karşı çıkmaları herhalde kayda değerdir. Bunların, oluşumuna katılmadıkları, kendileri bakımından uygulanmasını reddettikleri evrensel değerler adına hareket ettiklerini kabul etmek kolay değildir.

Bir başka gösterge, Kosovalı Arnavutların müdahaleyle birlikte kitlesel biçimde yerinden edileceğinin bilinmesine karşın, bu insanları insanlıkdışı koşullarda yaşamaktan kurtaracak herhangi bir önlemin alınmamış olmasıdır. Bu alanda alınabilecek asgari önlemler, müdahalenin parasal maliyetinin kaçta kaçını oluşturabilirdi? Kaç "sorti"ye, kaç füzeye bedeldi? Bu tür sorulara verilecek yanıtlar, "insani felaket" gerekçesinin ne derece içten olduğunu ortaya koyacaktır.

"Insani felaket"in müdahale sonrasında ulaştığı boyutlara bakalım. Bugün, müdahalenin yol açtığı "insani felaket", Kosovalı Arnavutlarla sınırlı olmaktan çıkmış, bütün Yugoslavya halkını içerir hale gelmiştir. Çünkü NATO'nun saldırısı, gerçekte Yugoslavya halkına yöneltilmiş bir misilleme niteliğindedir: Bugün bütün bir halk bombalanmaktadır. Oysa, daha önce belirtildiği gibi, insan hakları ve insani hukuk alanında "karşılıklılık" ilkesi geçerli değildir. Hiçbir devlet, karşısındaki insan haklarını ihlal ettiği için insan hakları ihlallerine girişemez, misilleme olarak insani hukuku ihlal edemez. NATO'nun bugün yaptığı ise tam da budur. Dolayısıyla, sadece bu yönüyle bile insani hukuku ihlal etmektedir.

Ama bunun ötesinde, NATO saldırısını oluşturan eylemlerin de ayrı ayrı birer insani hukuk ihlali niteliği kazandığı görülmektedir. Yugoslavya'nın Uluslararası Adalet Divanı'na yaptığı başvuruda, müdahalenin ilk ayı içinde bin sivilin öldüğü, 4500 sivilin de yaralandığı açıklanmaktadır.65 Üstelik NATO, başlangıçta titizlikle askeri hedeflerin seçildiğini belirtir ve vurulan siviller için "yanlışlık" ifadesini kullanırken, artık bilinçli olarak ve açıkça sivil hedeflere yönelmektedir, dolayısıyla bu sayıların katlanarak arttığı varsayılabilir. Bu arada Çin, Isviçre ve Hindistan büyükelçiliklerinin de yine "yanlışlıkla" vurulduğu hatırlanmalıdır. Bu eylemler açık insani hukuk ihlallerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla, NATO saldırısı, tam da bu tür ihlalleri saptamak ve cezalandırmak üzere Güvenlik Konseyi tarafından kurulmuş olan 1991'den sonra Eski Yugoslavya Topraklarında Gerçekleştirilen Ağır Insani Hukuk Ihlallerinden Sorumlu Kişilerin Kovuşturulması Için Uluslararası Mahkeme'nin yargı yetkisi kapsamına girmektedir.66

SONUÇ

Bütün bu ihlal saptamalarının ardından herhangi bir sonuca varmak yerine, bu konuyla doğrudan ilgili ikinci disiplinden, uluslararası ilişkiler disiplininden bir bakışı aktararak bitirmekte yarar var:

"...NATO, Balkanları düzeltecek ve iktisadi yayılma alanı olarak kullanacaktır. Bu şekilde Amerika hem iç siyaseti, hem de ulusal güvenliği açısından tutarlı bir davranış sergilemiş oluyor. Ama bu yaklaşım devletler hukukuna uyuyor mu? Uymuyor. Bir devletin içişlerine karışılıp oradaki bir çatışmaya müdahale ediliyor mu? Ediliyor. Peki bu tavır devletler hukukuna uymuyorsa Amerika'ya karşı kim ne yapabilecek? Belki Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri ve bazı hocaları birlikte karşı koyabilirler (!). Bu mümkün değil. O yüzden olayları izlemekle yetineceksiniz."67
 

Dipnotlar

1 Bu kanının en doğrudan anlatımlarından biri şöyle:"Uluslararası hukuk elvermiyor diye faşizmin, hem de Avrupa'nın göbeğinde hortlamasına seyirci mi kalınmalıydı? Katliamlar, tehcir, etnik temizlik görmezden mi gelinmeliydi? Iki dünya savaşına beşiklik etmiş Balkanlar'ın yeniden alev almasına göz mü yumulmalıydı? Statik hukukun, hayata; dikta egemenliğinin, insan haklarına galebe çalmasına izin mi verilmeliydi?" Erdal Güven, "Hangi NATO hangi hukuk?", Radikal, 18 Nisan 1999.
2 Burada Yugoslavya'nın egemenliğinin uluslararası hukuk açısından tartışmalı olmadığını belirtmek gerek. Tartışmalı konu sadece Yugoslavya'nın BM üyeliği olabilir. BM Genel Kurulu, Güvenlik Konseyi'nin tavsiyesi üzerine, 22 Eylül 1992'de 47/1 ve 29 Nisan 1993 tarihinde 47/229 sayılı kararlarıyla, Yugoslavya'nın BM Genel Kurulu'nun, Ekonomik ve Sosyal Konsey'in  ve alt organlarının çalışmalarına katılamayacağına karar vermiştir. Bununla birlikte, bu kararların, Yugoslavya'nın üyeliğini sona erdirdiği bile tartışmalıdır.
3 Frank Muenzel, "What Does Public International Law Have to Say About Kosovar Independence?"http://jurist.law.pitt.edu/simop.htm.
4 Sophie Albert, "Le Droit International et le Statut d'Autonomie du Kosovo", http://www.ridi.org/adi/199811a3.html
5 Muenzel, agy.
6 Biljana Vankovska-Cvetkovska, "Between Preventive Diplomacy and Conflict Resolution: The Macedonian Perspective on the Kosovo Crisis", bak. http://jurist.law.pitt.edu/biljana.htm
7 Ibid.
8 Albert, agy.
9 Muenzel, agy.
10 Albert, agy.
11 S/RES/1160 (1998).
12 S/RES/1199 (1998)
13 Genel Sekreter'in Kuzey Atlantik Konseyi nezdindeki daimi temsilcilere gönderdiği mektup için bak. Simma, agy.
14 S/RES/1203 (1998)
15 Başvuru mektupları için bak. http://www.mfa.gov.yu
16 Güvenlik Konseyi'nin bu dönemdeki üyeleri şunlardır: ABD, Çin, Fransa, Ingiltere, Rusya (sürekli üyeler); Arjantin, Bahreyn, Brezilya, Gabon, Gambiya, Hollanda, Kanada, Malezya, Namibya, Slovenya. S/1999/328 sayılı karar tasarısına Rusya, Çin ve Namibya olumlu oy vermiştir.
17 Washington'da 23-24 Nisan 1999'da yapılan Kuzey Atlantik Konseyi toplantısına katılan Devlet ve Hükümet Başkanlarının Kosova'ya Ilişkin Açıklaması, Press Release S-1 (99)62, 23 April 1999, http://www.nato.int/docu/pr/1999/p99.062e.htm
18 Bu görüşü aktaran bir kaynak için bak. Funda Keskin, Uluslararası Hukukta Kuvvet Kullanma: Savaş, Karışma ve Birleşmiş Milletler, Ankara, Mülkiyeliler Birliği Vakfı Yayınları, 1998, s. 40. Oysa, amaç bir normu işlevsizleştirmek ise, pekala "kaçınırlar" (shall refrain ... from) ifadesinin mutlak bir yasaklamayı anlatmadığı da ileri sürülebilir.
19 Nikaragua'da ve Nikaragua'ya Karşı Militer ve Paramiliter Faaliyetler Davası, (Nikaragua v. ABD), CIJ, Recueil, 1986. Kararın geniş bir özeti için bak. http://www.icj-cij.org/cijwww/cdecisions/csummaries/cnussommaire860627.htm
20 Ibid, par. 187.
21 Ibid, par.174.
22 Ibid, par.181.
23 Ibid, par. 188-189.
24 GA Resolution 2625 (XXV). Kararın Türkçe çevirisi için bak. Aslan Gündüz, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Teşkilatlar Hakkında Temel Metinler, Gözden geçirilmiş 2. baskı, Istanbul, Beta, 1994, s. 50-56.
25 GA Resolution 3314 (XXIX). Kararın Türkçe çevirisi için bak. Aslan Gündüz, agy, s..62-64.
26 BM Antlaşması madde 2/4 uyarınca, kuvvet kullanma tehdidi de yasak olduğundan, NATO'nun BM Antlaşması'nı ihlali aslında saldırıdan önce başlayan ve süregelen bir ihlal niteliğindedir. NATO'nun kuvvet kullanma tehdidi sırasında bu ihlale dikkat çeken bir değerlendirme için bak. Patrice Despretz, "Le Droit International et les Menaces de l'Intervention de l'OTAN au Kosovo", http://www.ridi.org/adi/199811a4.html n10.
27 Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, NATO El Kitabı, Brüksel, NATO Basın ve Enformasyon Bürosu, 1995, s. 217-220.
28 Kuzey Atlantik Konseyi'nin 7-8 Kasım 1991'de Roma'da yapılan toplantısına katılan Devlet ve Hükümet Başkanlarınca kabul edilen "Ittifak'ın Yeni Strateji Kavramı" başlıklı belge için bak. NATO El Kitabı, s. 221-234.
29 Almanya'daki tartışmalar için bak. Simma, agy.  Türkiye'de ise ne NATO'daki dönüşümün Türk hukuku üzerindeki sonuçları, ne de Türkiye'nin de fiilen katıldığı NATO müdahalesinin ulusal hukukta herhangi bir dayanağının bulunmaması ilgi çekmiştir.
30 Simma, agy.
31 Kastettiğim, Batı medyası ve Batılı akademik çevrelerdir. Iletişim olanaklarına rağmen, bugün hiç kimse, örneğin Hindistan gazetelerinin ya da Çinli hukukçuların görüşlerini tartışmamaktadır. Bununla birlikte, Batıda da ciddi ve etkili alternatif bir yaklaşım mevcuttur, özellikle bak. http:// www.zmag.org/Zmag/kosovo.htm
32Press Release, (1999)041, 24 Mart 1999, http://www.nato.int/docu/pr/1999/p99-041e.htm
33 Örneğin, Genel Sekreter ve SACEUR komutanı'nın 25 Mart 1999 tarihli ortak basın topluntasında, uluslararası hukuka hiç atıf yapılmazken, uluslararası topluluğun amacına, hedeflerine ve müdahalenin meşruluğuna bol bol gönderme yapılmaktadır, http://www.nato.int/docu/speech/1999/s990325a.htm
34 Adnan Ekşigil, "Avrupa, savaş, Türkiye", Birikim, 121, Mayıs 1999, s. 61. Karşıt anlamı pek da açık olmayan (ıslak? sulu? yaş?) bu kuru hukuk nitelemesinin, hukuka ilişkin sığ bir anlayışı yansıttığını belirtmeden geçemeyeceğim. Bu anlayışa yanıt olmak üzere bak. Turgut Tarhanlı, " 'Iyi adamlar'ın ahlakı", Radikal, 25 Mart 1999.
35 Örneğin Prof. Brigitte Stern, kendi sorduğu "Müdahale yasal mıdır?" sorusuna hayır yanıtını verirken, "müdahale meşru mudur?" sorusunu evet diye yanıtlamaktadır, bak. http://www.ridi.org/adi/debat1bis.html
36 Örneğin, Prof. David Ruzi(, ideal durumun meşruiyet ile biçimsel yasallığın çakışması olduğunu, ama olağanüstü durumlarda meşruiyetin diğerine üstün olduğunu belirtmektedir, bak. http://www.ridi.org/adi/debat1bis.html
37 Örneğin Simma, agy.
38 Örneğin Antonio Cassese, "Ex iniuria ius oritur: Are We Moving Towards International Legitimation of Forcible Humanitarian Countermeasures in the World Community?", http://www.ejil.org/journal/Vol10/No1
39 Özellikle bak. W. Michael Reisman, "Sovereignty and Human Rights in Contemporary International Law", AJIL, C. 84 (1990),  No.4, s. 866-876; Thomas M. Franck, "The Emerging Right to Democratic Governance", AJIL, C. 86 (1992), No. 1, s. 46-91. Ayrıca bak. Gökçen Alpkaya, AGIK Sürecinden AGIT'e Insan Hakları, Istanbul, Kavram, 1996, s. 11-18.
40 Böylesine kritik bir konuda ve meşruiyeti böylesine çoğunlukla kabul edilen bir saldırı karşısında Divan'ın esasa ilişkin incelemeye geçmesinin pek de kolay olmayacağı açıktır. Nitekim, daha şimdiden, Divan'ın başvuruyu kabul etmesinin, Miloseviç'in katliamlarına destek olmak anlamına geleceği gibi yorum ve haberler yayılmaya başlamıştır.
41 CIJ, Recueil, 1969, s. 44, par. 77.
42 Cassese, agy.
43 CIJ, Recueil, 1986, par. 206.
44 Örneğin Muenzel, agy.
45 Danışma görüşü için bak. http://www.icj-cij.org/ cijwww/cdocket/cunan/cunanframe.htm. Ayrıca bak. Gökçen Alpkaya, "Nükleer Silahlar ve Uluslararası Adalet Divanı", SBF Dergisi, Prof. Dr. Cemal Mıhçıoğlu'na Armağan, Cilt 52 (1997), sayı 1-4, s. 105-115.
46 CIJ, Recueil, 1986, par. 190.
47 Bak. Julie Mertus, "Human Rights Should Know No Boundaries", http://www.law.onu.edu/organizations/international/articles.htm
48 Bu hukuk dalına ilişkin olarak bak. Mehmet Semih Gemalmaz, Ulusalüstü Insan Hakları Hukukunun Genel Teorisine Giriş, Istanbul, Beta, 1997.
49 Simma, agy.
50 Örneğin bak. Antonio Cassese, agy.
51 CIJ, Recueil, 1986, par. 207.
52 CIJ, Recueil, 1986, par. 209.
53 Bak. Keskin, agy, s. 129.
54 Cassese, agy.
55 Özellikle Fransa'nın bu tutumu için bak. Ivo H. Daalder, "NATO, the UN and the Use of Force", http://www.unausa,org/issues/sc/daalder.htm
56 Belçika'nın bu yöndeki görüşü için bak. http://jurist.law.pitt.edu/may10b.htm (10 Mayıs tarihli oturumun düzeltilmemiş tutanağı)
57 Yugoslavya'nın davadaki temsilciliğini üstlenen Ian Brownlie'nin başvuranların savlarına ilişkin değerlendirmesi için bak. http://jurist.law.pitt.edu/may12a.htm (12 Mayıs tarihli oturumun düzeltilmemiş tutanağı)
58 Zlatko Isakovic, "Diplomacy and the Conflict in Kosovo Notes on Threats and Fears", http://jurist.law.pitt.edu/zlatko.htm
59 Örneğin bak. Muenzel, agy.
60 Albert, agy.
61 Statement on Kosovo, Press Release S-1(99)62, 23 April 1999, http://www.
62 Rambouillet tasarısının metni için bak. http://jurist.law.pitt.edu/ramb.htm
63 Bak. http://www.zmag.org/fair_action_alert.htm
64 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, madde 52.
65 Bak. http://www.icj-cij.org/cijwww/cdocket/cyus/cyusframe.htm
66 Jonathan M. Miller, "International Law May Halt the Bombing", http://www.beograd.com/nato/texts/latimes.htm
67 "Prof. Dr. Hasan Köni ile Söyleşi", Mekteb-i Mülkiye, Mayıs 1999, Yıl 5, sayı 10, s. 8.